ONBİRİNCİ MEKTÛB

 

Bu mektûb, seyyid mîr Şemsüddîn Alî Halhalîye yazılmışdır. Âlem-i emrden ve âlem-i halkdan insanda bulunan on parçayı bildirmekde ve insan kalbinin Arşdan dahâ üstün olduğunu açıklamakdadır:

Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâm olsun! İnsan, on parçadan meydâna gelmiş bir topluluk nümûnesidir. Bu on parça, (Anâsır-ı erbe'a) dedikleri, normal fizik şartları altında, sulb, mâyı' ve gaz hâlinde bulunan maddeler ve enerji ve insanın nefsi, kalbi, rûhu, sır ve hafî ve ahfâ denilen latîfeleridir.

[(Nebrâs)da ve bunun Muhammed Berhurdâr Mültânî "rahmetullahi teâlâ aleyh" hâşiyesinde, yüzondördüncü sahîfesinde diyor ki: Abdüllah bin Ömerin "radıyallahü anhümâ" (Allahü teâlâ, mahlûkları, su, hava, nûr ve zulmetden yaratdı) dediği, Taberânîde yazılıdır. Buradaki nûr, [Yunan felsefecilerinin ateş dedikleri] ısı enerjisidir [ki, başka enerjilere dönebilir]. Zulmet dediği de, toprak maddeleridir. Bundan anlaşılıyor ki, bütün cismler, katı, sıvı ve gaz hâlindeki maddelerle enerjiden yapılmışdır. Ya'nî, her maddede enerji vardır.]

İnsanda bulunan bütün organlar ve kuvvetler, hep bu on şeyden hâsıl olmakdadır. Bu on parça birbirine benzemez. Birbirine zıddır. [Birbirlerini kendi şekline sokmak isterler.] Başdan beş parçası, (Âlem-i halk)dandır. Ya'nî maddedirler. Bunlar, birbirlerine zıd oldukları gibi, (Âlem-i emr)den olan diğer beş parça da birbirlerine zıd olup herbirinin başka vazîfesi vardır. Bu on parçadan biri olan (Nefs-i nâtıka), ya'nî insanın nefsi, hep kendi isteklerinin yapılmasını ister. Başka hiçbirşeye boyun bükmez.

Allahü teâlâ, birbirine zıd olan bu on parçayı bir araya toplamış, yeni bir özellik sâhibi, bir birlik meydâna getirmişdir. Buna insan şeklini vermişdir. İnsan bu on parçadan hâsıl olmuş bir birlik olduğu için, Allahü teâlânın yeryüzünde halîfesi olmak şerefine mâlik olmuşdur. İnsandan başka hiçbir mahlûk bu şerefe mâlik değildir. (Âlem-i kebîr) denilen, insandan başka bütün varlıklar, çok büyük oldukları hâlde, hiçbirinde bu on parça bir araya toplanmış değildir. Bütün insanlar, bu şerefde ortakdırlar. Âlem-i kebîrdeki mahlûkların en şereflisi Arşdır. Ona olan tecellî, başka mahlûklara olan tecellîlerden üstündür. Çünki, Arşa olan tecellî öteki tecellîlerin toplamıdır. Arşa olan tecellî, Allahü teâlânın bütün ismleri ile ve sıfatları iledir ve dâimî, kesiksiz tecellîdir. Kâmil bir insanın kalbi, birçok bakımdan Arş gibidir. Bunun için, öyle kalbe (Arşullah) denir. Bunun için, Arşa olan tecellîye yakın bir tecellîye kavuşur. Arşa olan tecellî, tamdır. Ârifin kalbine olan tecellî ise, bundan bir parçadır. Fekat, kalbde, Arşın mâlik olmadığı başka bir üstünlük vardır. Bu üstünlük, tecellî edene şu'ûrdur. Onu tanımakdır. Kalb, tecellî edene, zâhir olana tutulur, onu sever. Arşda böyle sevgi yokdur. Kalbde bu şu'ûr ve bu sevgi bulunduğu için, kalb ilerliyebilir, yükselebilir. Hem de yükselmekdedir.(İnsan, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfi bunu bildirmekdedir. Kalb, sevgilisi ile berâber olmakdadır. Allahü teâlânın ismlerini ve sıfatlarını sevdi ise, onlarla berâber olur. Eğer zât-ı ilâhiyyeyi sevdi ise, ismleri ve sıfatları aşarak ötelere ulaşır. Arş, ismlerin ve sıfatların ötesindeki tecellîlere kavuşamaz. Vesselâm.

Menba-ı feyzu meânî meclis-i Abdülhakîm,
menzil-i kurb-ı ilâhî, sohbet-i Abdülhakîm.
Melce-i bî-çâre-gândır, derde dermandır Hakîm.
ma'den-i irfân, nûr-ı Sübhân, sırr-ı Kur'ândır Hakîm!